Ziyaretçi Defteri





Herkes televizyonlarının başında oturmuş milli maç seyreder gibi heyecanla seyrediyor.Ne oluyor?Amerikan Kongresi’nin bir komisyonu “Ermeni soykırım” tasarısını oyluyor. Kongre kulislerinde yapılan karşılıklı hamlelerin sonucunda “maçı” 23-22 kaybettik.
Ve, kıyamet koptu.
Yorumlar, tartışmalar, Amerika’ya ateş püskürmeler, Dışişlerine Bakanı’na “İncirlik üssünü kapatacak mısınız” soruları. Bütün bu gürültü patırtı arasında benim en çok sevdiğim yorum, bu kararı kınayan bir konuşmacının “Türkiye artık kolayca aşağılanabilecek bir ülke değildir” demesi oldu.
Amerikan Kongresi’nin bir komisyonu “soykırımı” kabul edince biz “aşağılanmış” oluyoruz. Aşağılanma nedir biliyor musunuz? Aşağılanma, elâlemin parlamentosunun bir komisyonunda verilecek iki üç oyun nasıl olacağını milyonlarca insanın heyecan içinde beklemek zorunda kalmasıdır. Aşağılanma budur.
O komisyon sonucunu “kendisi için hayati” bulmaktır aşağılanma, bir adamın bir oyu yüzünden kendini yenilmiş hissetmektir aşağılanma, bütün ulusal kimliğinin bir komisyon kararıyla belirleneceğine inanmaktır aşağılanma, başkasının parlamentosundan çıkacak kararı tırnaklarını yiyerek beklemek zorunda kalmaktır aşağılanma.
Türkiye, o komisyon bir oy farkla o kararı aldığı için aşağılanmıyor. Kendi tarihini kendisi aydınlığa kavuşturamadığı, bu işi başkalarına bırakmak zorunda kaldığı, kendi geçmişinden ödü patladığı, gerçeklerin üstünü örtmek için deli gibi kıvrandığı için aşağılanıyor.
Esas soru şudur.
Neden “Ermeni soykırımı” Amerikan, Fransız, İsviçre parlamentolarında görüşülüyor da Türkiye Cumhuriyeti Parlamento’sunda görüşülmüyor? Bir oy yüzünden aşağılanacağımıza inanacak kadar “hayati” gördüğümüz bir konuyu neden kendimiz tartışamıyoruz?
Kendi sorununu kendin konuşamazsan aşağılanırsın. Böylesine önem verdiğin bir meselede susarsan aşağılanırsın. Başkalarını da susturmaya çalışırsan daha da fena aşağılanırsın. Bütün dünya, sayısını bile tam bilemediğimiz kadar çok Ermeni’nin öldürülmesini “soykırım” olarak değerlendiriyor.
Soykırım, hukuki bir terim. İttihatçıların gerçekleştirdiği katliam büyük ölçüde bu hukuki kavramın tariflerine uyuyor. Türklerde de Ermenilerde de “soykırım” kelimesi bir takıntı halinde, Türkler “asla değildir” diye tutturuyorlar, Ermeniler “soykırım değildir diyenler yalancıdır” diyorlar.
İki taraf da kendi söylediklerini dünyaya kabul ettirebilmek için milyonlarca dolar harcıyorlar, neredeyse ortaklaşa çabayla bir “soykırım sektörü” yaratılmış vaziyette. Peki, biz neden bu olayı bütün ayrıntılarıyla konuşamıyoruz?
İttihatçılar kaç yüz bin Ermeni öldürdüler? Niye öldürdüler? “Ermeniler de bize saldırmıştı onun için öldürdük” diyoruz, iyi de “saldıran” Ermeni çeteleri Doğu sınırında, Anadolu’nun diğer bölgelerindeki yüzbinlerce Ermeni’nin, Ermeni olmaktan başka ne suçu vardı?
Bir insan sadece ırkından dolayı cezalandırılabilir mi?
Bir insanı, “suç işlediği” için değil, “suç işlediğini söylediğiniz biriyle aynı ırktan olduğu” için cezalandırmanın adı nedir?
Bu cinayettir. Aynı ırkı hedef alan yüzbinlerce cinayet de doğrusu “soykırım” tarifine girer. İttihatçılar korkunç cinayetler işlediler, Ermenilere yaptıkları zulmü insan havsalası almaz. Bu korkunç suçu neden saklamaya uğraşıyoruz, neden o katilleri savunmaya, onların suçlarını gizlemeye çabalıyoruz, neden gerçekler ortaya çıkmasın diye aşağılanmayı da göze alarak kıvranıp duruyoruz?
Her toplumun, her devletin geçmişinde suç ve kan var, geçmişi değiştiremeyiz ama gerçeklerle yüzleşecek, gerçekleri tartışacak cesareti gösterebiliriz, “aman cumhuriyeti kuranlara suç bulaşır” endişesiyle dünyayı susturmaya uğraşmaktan vazgeçebiliriz.
Sorular sorabiliriz.
İlk soru da, “yüzbinlerce insanın öldüğü bir olayı biz neden tarih derslerinde okumadık” olur. Sadece bu gerçek bile durumu “kuşkulu” kılmaya yeter. Doksan beş yıl önceki bir gerçekle bile yüzleşecek cesareti gösteremezseniz aşağılanırsınız, taa geçen yüzyıldaki bir olayı saklayabilme çabasıyla yetmiş milyon insanın dünyayla ilişkisini bir “yalana” bağlamaya uğraşırsanız aşağılanırsınız.
Gerçeklerden korkmayan cesur insanları aşağılamak kimsenin haddi değildir, öyle insanları kimse aşağılayamaz. Kendinizi aşağılanmış hissediyorsanız, dönüp kendinize ve sakladıklarınıza bakmalısınız.
KAYNAK: http://www.taraf.com.tr/makale/10325.htm




















Türkiye’deki gelişmelerin hızına yetişmek çok kez mümkün olmuyor. Yazılarımı bir haftalığına “izin”e çıkartmıştım. Çok uzun vakittir ayağımı basmadığım Suriye’ye gittim.
Halep’te gözümü açtığımda Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı’nın evinin arandığı haberiyle karşılaştım. Şam yoluna koyulduğumda Başsavcı tutuklanmıştı. Şam’a vardığımda ise HSYK’nın Erzurum’daki özel yetkili başsavcı ve savcıların görevden alındığını ve haklarında suç duyurusunda bulunulduğunu öğrendim.
Yargıtay’ın, Yargıtay Başsavcısı’nın ve Danıştay’ın arka arkaya HSYK’nun kararlarına arka çıktığı açıklamaları ve bunların hemen ardından Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in HSYK’yı “hukuk ihlali” yapmakla suçladığı basın toplantısını ise Şam’da gece izledim.
Türkiye’de “yargı depremi”, “yargıda iç savaş” ve hatta giderek “devlette iç savaş” diye nitelemelere yol açan gelişmeleri Türkiye’nin hemen yanıbaşından ve üstelik Türkiye’den ayrıldıktan 24 ya da 48 saat arayla izlese de insanın kafası karışabiliyor.
İki soru ister istemez zihinlere takılıveriyor:
1. Neler oluyor?
2. Kim haklı?
Hukukçuları, yargı mensuplarının aynı konuda birbirinden farklı yorumlarına yol açan hukuk uygulamaları hakkında hüküm vermek, bizim gibi, meslekten hukukçu olmayanların kolayca altından kalkacağı bir şey değil. Dolayısıyla yukarıdaki soruların cevaplarını “siyaset çerçevesi” içinde ve bu konuda tavır alan kişilerin “siyasi kimlikleri’ne bakarak aramak bir yol.
Statüko zaptiyeleri ve 367 gibisinden, dün Bülent Arınç’la konuşurken onun kullandığı deyimle “hokkabazlık” olarak nitelediği uygulamaların savunucuları, bu konuda nasıl bir yorum getiriyor, nasıl bir yaklaşım ortaya koyuyorsa, “doğru”yu ve “gerçek”i tam ters noktada aramak ve bulmak gerekiyor.
Ben de öyle yaptım. Aslında, benim başvurduğum “ölçü” daha da basit: Bugüne dek kim Ergenekon’u karartmaya ve sulandırmaya çalışmışsa, Erzincan-Erzurum ekseninde cereyan eden gelişmelerde HSYK, Yargıtay ve Danıştay gibi kurumların yanında tavır alıp, “yargı bağımsızlığı”ndan dem vurarak, tezlerine haklılık ve meşruiyet sağlamaya çalıştılar, çalışıyorlar.
Yani, doğruyu yanlışı ayırdetmek için hala “anahtar sözcük” Ergenekon.
*** *** ***
Gelin Ergenekon’u da basitleştirelim: Ergenekon, Türkiye’de halk iradesine, demokratik, hukukun üstünlüğüne dayalı bir Türkiye’nin önüne kesmek isteyen her türlü faaliyetin –asker ve sivil- ardındaki örgütlenme, planlama ve girişimin “kod” adı.
Bu, TSK içindeki cuntalaşmadan, darbe girişimlerine ve bir darbe ortamı oluşturmak için yürütülen her türlü faaliyeti ifade ediyor. Bu yönüyle, yargıdan, akademik alana ve medyaya uzanan sivil uzantıları da, ister istemez, kapsıyor.
Erzincan’da olup biteni bu çerçevenin dışında anlamak anlamsız. “Islak imza” tartışmalarıyla siyasi gündemimize düşen ve 2009’un ilk aylarına ait olduğu iddia edilen “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın gerçekliğine inanıyorsanız, Erzincan-Erzurum eksenindeki gelişmeleri, toprağın altından çıkan silahları ve Üçüncü Ordu Komutanı’nın niçin ifade vermeye çağrıldığını, onun niçin ifade vermeye gitmediğini de anlayabilirsiniz.
Eğer “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın düzmece olduğuna kanaat getirmişseniz, Ak Parti hükümetine ilişkin tedavisi mümkün olmayan bir alerjiniz varsa, söz konusu “plan”ın siyasi iktidarın muhalefeti bastırma ve “sivil dikta” rejimi kurma amacıyla ilgili olduğunu düşünüyorsanız, HSYK’nın uygulamasına alkış tutmak durumundasınız.
Tutunacağınız ip ise, haliyle, gerçekte olmayan “yargı bağımsızlığı” olur.
Bu ülkede neyin ne olduğunu, olmadığını doğrudan kendi yaşam deneyimimizden öğrenecek, bilecek kadar uzun yaşadık. Yakında 50. yıldönümünü idrak edeceğimiz 27 Mayıs (1960) askeri darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemesi, bu ülkenin başbakanı ve iki bakanını asmıştı. İdam kararları, “sizi buraya getiren otorite öyle istiyor” gerekçesiyle alınmıştı.
Bugün bazı dillere pelesenk olan “yargı bağımsızlığı” o ilk askeri darbeden sonra, darbecilerin uygun gördüğü bir güzergahta bir “keyfi adalet mekanizması” oluşturularak tanımlanmıştı. Her askeri müdahale sonrası, her türlü yargı denetiminden arındırılarak oluşturulmuştu.
HSYK’nın serencamı buna somut kanıttır. Atatürk döneminin 1924 Anayasası’na göre hakimlerin tayin ve nakillerinde tek yetkili Adalet Bakanlığı idi. 27 Mayıs askeri darbesinin ürünü 1961 Anayasası’na göre Yüksek Hakimler Kurulu oluşturuldu.
23 asil ve yedek üyeden oluşan Yüksek Hakimler Kurulu üyelerinin 8’ini Yargıtay, 7’sini hakimler ve 8’ini TBMM seçiyordu. 1971’deki 12 Mart askeri müdahalesinden sonra bu sayı 14’e indirildi ve tüm üyeler Yargıtay tarafından seçildi. 1982 Anayasası ile bu sayı 7’ye indirildi ve tüm hakim ve savcıların atama, nakil, disiplik ve özlük haklarıyla ilgili işlemler HSYK’na verildi. 3 üyesi Yargıtay, 2 üyesi Danıştay tarafından seçilen, Adalet Bakanı ve müsteşarının katılımıyla 7 kişiden oluşan kurulun kararları yargı denetimine kapatıldı. 7 üyenin 4’ünün verdiği kararlarla 10 bin kişinin hayatı etkileniyor, kararlar hakkında hiçbir yere başvurulamıyor.
Bunun adı yargı bağımsızlığı. “Bağımsız yargıçlar”ı biz 28 Şubat’tan gayet yakından tanıyoruz. Şu anda darbe planlarıyla ilgili olarak gözaltında olan emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın Genelkurmay’da verdiği brifingleri ayakta alkışlayan yargıçlar, HSYK üyelerini seçiyorlar.
Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın iddianamesinde dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı’nın adını geçirmesi üzerine harekete geçip hayatını söndüren, Adana Cumhuriyet Savcısı Sacit Kayasu’nun 12 Eylül askeri darbesinin lideri Kenan Evren hakkında iddianame hazırlaması üzerine meslekten ihraç eden, Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in savcılık tarafından ifadeye çağrılması üzerine harekete geçerek, Erzurum’daki savcıların yetkilerini kaldıran HSYK’dan söz ediyoruz.
Buyrun “yargı bağımsızlığı”na.
*** *** ***
Gelelim, aralarında eski kuvvet ve ordu komutanlarının dahil olduğu dünkü gözaltı dalgasına.
Bu da yargı süreci ile ilgili bir durum. Yukarıdaki örneklerden farklı. Yargının içinde de “çürük” olmayan unsurlar elbette ki var. “Hukukun üstünlüğü” ilkesi, eğer Türkiye gerçekten demokratik bir ülke olacaksa, bu hiç kimsenin hukuk karşısında “dokunulmaz” olmadığının uygulamasından geçer.
Eğer bu ülkede “darbe planları” yapılmışsa, eğer “darbe ortamı” oluşturmak için bir takım tertiplere girişilmiş ise, bunların sorumlularının hesap verebilir olması gerekir. Hangi sıfatları taşımış olurlarsa, hangi görevlerde bulunmuş olurlarsa olsunlar, bu böyledir.
Emekli orgenerallerin, korgenerallerin ve hatta muvazzaf subayların gözaltına alınmaları kendi başına hukuka aykırı sayılır mı?
Hukuk dışı fiillerde bulundukları iddiasıyla gözaltına alınmaları hukuka aykırı sayılır mı?
Bu soruya verilecek cevap, Türkiye’de hukukun üstünlüğüne dayalı bir demokratik rejim istenip istenmediğinin de cevabı olacaktır.
Türkiye, bir “yargıçlar devleti” mi olacaktır yoksa “hukukun üstünlüğü”ne dayalı demokratik bir devlet mi?
Geçen hafta ibre ilkine dönüktü, dün, ikincisine döndü...
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13877753.asp?yazarid=215
78
Ziyaretçi defteri kaydı
Ziyaretçi Defteri

































































































